Musa Kayrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Musa Kayrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2013 Perşembe

Fotoğraf 3: Yıldız izleri

DSLR fotoğraf makinalarının daha gelişmiş sensörler kullanması ve ISO performanslarının üst düzey sonuçlar vermeye başlaması ile amatör yıldız fotoğrafçılığına olan ilgi artmıştır.  Yıldızların sabit olarak fotoğraflanması ya da uzun süreli çekimler ile yıldız izlerinin kaydedilmesi, amatör yıldız fotoğrafçılığının iki temel ilgi alanıdır. Özellikle yıldız izi fotoğrafları, çekim zorluğu ve süresi açısından fazlaca emek gerektirse de, başarılı sonuçlarda yıldız fotoğrafçılığını bir tutkuya çevirmektedir. Bu tür kareleri çekebilmek için ihtiyaç duyulacak ekipman ve koşullar şu şekildedir:



·  Bulb modu olan bir DSLR fotoğraf makinası, sağlam bir tripod ve basit bir uzaktan kumanda.
·  Şehirlerdeki ışık kirliliğinden kurtulmak: Küçük şehirlerden 10-20 km uzaklaşmak yeterli iken, Ankara gibi büyük şehirlerden 75-100 km uzaklaşmak gerekir.
· Ay’ın fotoğrafa olumsuz etkisini gidermek: Özellikle yeni ay veya ilk ve son dördün dönemlerinde bu çekimleri yapmak ve Ay’ın doğuş ve batış saatlerine göre çekime çıkmak önem arz eder.
·  Cesaret ve kararlılık: Kırsal kesimde veya dağlık arazide yapılacak çekimlerdeki zifiri karanlık, kim zaman cesaret kırıcı olabilmektedir. Gece 23:00- 03:00 aralığı ideal çekim zamanı olduğu için, bu çekimlerin diğer fotoğrafçılarla birlikte yapılması tavsiye olunur. 




Yıldız izlerini fotoğraflayabilmek için gerekli olan teknik bilgiler ise şu şekildedir:

· Diyafram: Olabildiğince fazla ışığa ihtiyaç duyulduğu için, lensin en açık diyafram (F) değerini seçmek gerekir. F2.8-4 aralığı idealdir.
·  Enstantane: 30 dakikalık bir çekim süresi yıldızların 7,5 derecelik bir hareketinin fotoğraflamasını sağlar. Eğer daha uzun bir yıldız izi çekmek istenirse, ışık durumuna göre daha uzun pozlamak ya da birkaç adet çekimi birleştirmek gerekir.
·   ISO: 400-800 aralığında bir ISO değeri yeterli olacaktır.
Odaklama: Zifiri karanlıkta otomatik odaklama (AF) çalışmayacağı için, manuel odaklama (MF) kullanılarak odaklama yapmak şarttır.
· Kadraj: Kuzey yarımkürede sabit olarak gözlenen Kutup Yıldızı kadraja alınırsa, dairesel bir yıldız izi elde edileceği gibi, farklı kompozisyonlar ile daha doğrusal yıldız izleri elde etmek mümkündür.

İyi çekimler dileğiyle...


Not: Yazının tamamını aşağıdaki linkte yayımlanan bültenin 8-9 uncu sayfalarında bulabilirsiniz: 



19 Aralık 2012 Çarşamba

Fotoğraf 2: Yıldız Fotoğrafları Nasıl Çekilir?

Genellikle nasıl çekim yaptığım konusundaki açıklamalara pek de ilgi olmadığı için çekimlerime ve tekniklere ilişkin bilgi vermeme eğilimim var. Ancak yıldız karelerim konusunda beklentimin üzerinde bilgi talebi olduğu için bu blogtan yıldız fotoğrafları serisine başlamaya karar verdim. Bu iş aslında çok da zor değil ancak ciddi sabır ve özveri gerektiriyor. Öncelikle ilk denemelerim ile başlamak istiyorum.





Çekimin detayları şu şekildedir:

30 sec/ iso 800/ 12 mm/ f4
  1. Çekim 1200 rakımda.
  2. Gece saat 23:00 sularında.
  3. Gökyüzünde yarım ay olduğu için zifiri karanlık yoktu ve yıldız sayısı belirgin şekilde azalmıştı.
  4. Yakındaki kum ocağının ışıkları tepede farklı renklerin oluşmasına neden oldu.
  5. ND filtre vs kullanılmadı.
  6. Ön planda ışık boyaması yapıldı. 
  7. PS ile keskinlik artışı ve noise reduction yapıldı. Noise reduction nedeniyle yıldızların etkisi bir miktar azaldı.
  8. Bu tür karelerde yıldızları sabit yakalamak için "focal uzaklık / 60 " kuralı vardır(pratik bir yaklaşım).


Selamlar...

3 Temmuz 2012 Salı

Fotoğraf 1: Başarılı Gece Fotoğrafları Nasıl Çekilir?




Gece fotoğrafı çekmek, fotoğrafçılıkla amatör veya profesyonel olarak ilgilenenler için genellikle zor bir iş
olarak kabul edilir. Ancak doğru teknik ayarlar, iyi bir zamanlama ve kompozisyon ile uygulandığında oldukça başarılı sonuçlar elde etmek mümkündür.

Grund Vadisi- Lüksemburg, 18.09.2011 (Exif: f14; 30 saniye; iso100), Tokina f4 12-24.


1. Öncelikli şart, manuel kullanıma izin veren bir fotoğraf makinesine (dslr, slr veya dslr-benzeri fotoğraf makinesi) sahip olmaktır.

2. Tripod, iyi bir gece çekimi için olmazsa olmazdır. Çünkü pozlama süresinin uzunluğu makineyi sabitlemeyi gerektirecektir.

3. Gökyüzünde parlement mavisi rengini yakalamak, gece çekiminin başarısı arttıracaktır. Bu açıdan, gün batımı sonrası bir saatlik dilim ile gün doğumu öncesi bir saatlik dilim en doğru zamanlardır. Gecenin ilerleyen saatlerinde yapılan çekimlerde, gökyüzü siyaha bürüneceği için fotoğrafın görselliği azalacaktır. Diğer yandan şehir ışıklarından kaynaklanan beyaz patlamaları ve doku bozulmaları meydana gelecektir.


Kız Kulesi-İstanbul, 12.02.2012 (Exif: f8; 4 saniye; iso100), Canon 70-200 f4.

 4. Fotoğraf makinesi M Moduna getirilmelidir.

 5. En keskin ve net kareler için diyafram, (f değeri) f8 ile f16 arasında bir değer seçilmelidir.

6. ISO değeri 100 olarak seçilmelidir çünkü yüksek iso değerleri fotoğrafta kumlamaya yok açacaktır.


O
Verona-İtalya, 21.04.2011 (Exif :f10, 25 saniye, iso100), Tokina 12-24 f4.

7.Diyafram değerini seçtikten sonra, poz göstergesine bakarak kaç saniyede fotoğrafı çekileceğine (enstantane) karar verilir. 8.Uzaktan kumanda yok ise zamanlayıcı kullanarak çekim yapılmalıdır. Aksi halde deklanşöre basma anındaki sarsıntı netliği olumsuz etkileyecektir.


Adolf Köprüsü-Lüksemburg, 03.10.2011 (Exif:f14, 30 saniye, iso100), Tamron 17-50 f2.8.

8. Çekim için kullanılan lenste titreşim engelleme özelliği varsa kapatılmalıdır.

9. Filte kullanmadan çekim yapmak NŞA'da başarıyı arttıracaktır. Tabi farklı efektler elde etmek için filtre düşünülebilir.

10. Tüm bu çekim kurallarını uyugulamadan önce mutlaka çekim yapılacak mekan, ışık koşulları, güneşin batış noktası önceden gözlemlenmeli ki en doğru açıdan en güzel çekimi yapmak mümkün olsun.

İyi çekimler.

Source: https://knowledgefreaks.com/2017/04/29/15-golden-rules-of-successful-night-photography-i/

11 Haziran 2011 Cumartesi

Gezi Yazıları 6: Bu Sene Konsept Krakow

Yine yeniden düştük yollara. Pusulamız ise Polonya'yı gösteriyordu bu kez. “Baltalar elimizde, uzun ip belimizde...” dercesine geniş açı, zoom, prime tüm lensleri yüklenmiştik hevesle. Gerçi fotoğrafın başarısı lense değil, bakaçtan bakan gözlere bağlıdır şerhini de düşerek koyulduk işe. Polonyalı iş arkadaşlarımın ortak aklı ve de oybirliği ile seçtiği hedef Krakow'du elbette.

Krokow ülkenin eski tarihi başkenti. Savaş yıllarında zarar görse de şehir meydanı, tarihi sokakları, Yahudi mahallesi ve Wavel Kalesi ile eski kimliğinin günümüze başarıyla taşımayı başarmış bir şehir.

Aslında tipik bir Doğu Avrupa şehri. Krakow, Prag ve Budapeşte aslında birbirlerine çok benzerler. Budapeşte'nin en önemli avantajı Tuna nehri, Prag'ın ise Charles Köprüsü başta olma üzere muazzam bir şehir siluetine sahip olmasıdır. Yazımın sonuna kadar bir çok yönden övgülerle bahsedeceğim bu şehrin, iki önemli eksiği vardır: Wisla nehri, Wavel kalesine rağmen, tarihi şehir yaşantısının asli bir unsuru değildir ve şehir siluetini süsleyecek bir körüden yoksundur. Diğer taraftan, şehir içi aydınlatma yetersiz olduğu için gece, fotoğrafçılara çok fırsatlar tanımamaktadır.

Ryanair'den 100 Euroya aldığımız biletlerle yola çıkıyoruz.


John Paul II Uluslar arası Havaalanında (Krakov Balice Havaalanı), terminalin hemen önünde, bir otobüsün sizi beklediğini göreceksiniz. 300 metre ilerdeki tren istasyonuna (otobüs durağı gibi demekte fayda var) sizi bedava götürecektir. Tren en kötü ihtimalle saatte 3 defa burada hazır bulunacaktır. Şehire 15 km kadar uzakta olan bu havaalanına ulaşım, bu ekspres tren sayesinde 20 dakikalık keyifli bir yolculuğa dönüşüyor. Bilet 10 Zloty (5 TL) olup kontrolörden satın alınabiliyor. Ekspres yolculuğun ilk ve son durağı merkez tren garıdır.

Dikkat edilmesi gereken husus, Havaalanında döviz kurları üzerinde genellikle %5 komisyon var. Sadece 10 Euro bozdurmakta fayda var. Ayrıca şehir içinde de döviz kurları için alış-satış arası farklara mutlaka dikkat edilmeli.

Krakov'dayız artık.

İik durak Vavel Kalesi. Mümkünse sabahın erken saatlerinde gidilmelidir çünkü bilet sayısı sınırlı maalesef. Mantık klasik kıtlık rantı işte. Eğer öğle saatlerinde giderseniz bir ya da iki müzeyi kaçırma ihtimali olabilir.


Burada “Devlet odaları”, “Kraliyete ait odalar” ve “Kraliyet hazinesi ve savaş malzemeleri” temel görülmesi gereken yerler.
Biletleri alıp kale kapısından içeri girince hemen solda Wavel Katedrali bulunmakta. 1000 yıllık bir geçmişi olan, muhteşem işlemeleri ve özellikle kırmızı mermerleri ile şehrin görkemli dini mekanlarında birisi. Tabiki, bu katedrale girmeden önce hemen karşı taraftaki bilet gişesinden, Sigismund Çanı için bilet almayı unutmayın. Wavel Katedralinin Sigismund kulesindeki 1500 kiloluk devasa Sigismund Çanını görmek için, dar tahta merdivenlerden tırmanmak gerekiyor. Krakov gezisinin sine-qua-non duraklarından bir tanesi kuşkusuz. Wavel Kalesinin üzerinden sabahın erken saatlerinde harika Wisla nehri kareleri çekilebileceğini hatırlatmakta fayda var. Wavel Kalesinin size sunacakları bu saydıklarımla sınırlı değil elbette. Efsanelerle ilgilenenler için Ejderha mağarası ile rönesans harikası olan Sigismund Şapel mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Bu kalenin hakkını verecek şekilde gezmek için en az 5-6 saate ihtiyaç var diye düşünüyorum.



Şehrin en önemli 2inci durağı Şehir Meydanı (Rynek Glowny). 200X200m büyüküğünde olup Avrupa'nın belki en büyük şehir meydanıdır (Muhteşem ama benim aklım hala Siena'nın meydanında). Meydana köşelerden bakıldığı zaman büyüklüğünün farkına daha iyi varıyorsunuz. Meydanın ortasında dünyanın en eski süpermarketlerinden bir tanesi var: Krakow Sukiennice. 16ncı yy'dan itibaren konfeksiyon ürünlerinin alım satımına ev sahipliği yapmış bir yer. Şimdilerde ise, amber taşları, geleneksel kıyafetler vs gibi materyaller marifetiyle turist avı merkezine dönüşümünü tamamlamış :). Amber taşının çok çeşitli yüzük, kolye vs modelleri olduğunu ve Türkiye şartlarına göre bile ucuz ürünler sunduğunu söylemek gerekiyor. Bu arada mutlaka pazarlık yapmakta fayda var :). Kendi deneyimimden 1/3lük bir indirimden bahsedebilirim ama pazarlık kabiliyetimin oldukça üst düzeyde olduğunu dostlarım hatırlayacaktır :). Meydanda bulunan Virgin Mary Bazilikası Krakow şehrinin en önemli figürlerinden bir tanesidir. Ayrıca Town Hall Tower da meydanın diğer bir görsel parçasıdır.
Market Square'nin etrafında İtalyan Restoranlarının epey ağırlıkta olduğunu ve Şehirde 30'un üzerinde Kebapçı olduğunu belirtmek gerekir. Ancak bu kebapçıların genelde Türk olmadığını söylemişti arkadaşlarım. İtalyanlara göre en iyi pizzacı CYKLOP Pizzeria'dır ve market square civarındadır. Kesinlikle tavsiye edilir. İki kişilik sağlam bir akşam yemeği 30 TL'yi geçmeyecektir. Tarafımdan test edildi ve onaylandı :).

Ve Kazmierz Yahudi Bölgesi... Eski evler, haftasonu küçük mahalle pazarı, 7 adet Sinagog, mezarlık ve müzeleri ile çok farklı bir deneyim... Özellikle fotoğrafçılar için ilgi çekici bir bölge ancak kişileri fotoğraflamamak da fayda var diye düşünüyorum. Özel hayata saygı konusunda hassasiyetlere dikkat edilmeli. Bu mahalleyi turlamak, geleneksel bir yemek ve müze gezisi ile 3-4 saat alacaktır.



Ve Auschwitz Toplama kampı... 1941-1945 ylları arasında bir milyon civarında insanın hayatına mal olmuş bir yerdir. Krakov'un merkezine 70 km uzaktadır. Birinci önemli husus, ziyaret edilecek yer bir turistik mekan değildir. Polonyalıların genellikle gitmemeye özen gösterdiği bir yer ve acı anıların etkisi bir önceki kuşakta çok derin. İkinci önemli husus, mutlaka bir tur ile gidiniz. Rehberler eşliğinde, İngilizce ya da başka dillerde(Türkçe yok tabiki) turunuzu yapabilirsiz. 4-5 Saatinizi alacak bu gezi içinizi acıtacağını garanti edebilirim.

Tuz Madeni... Wieliczka Salt Mine... Bence bu maden gezisi, hayatınızda daha önce yaşamadığınız unutulmaz deneyimlerden birisi olacaktır. Bölgede tuz işi 6000 yıl öncesine kadar uzanırken madencilik 1200'lü yıllarda başlar. Madenin toplam uzunluğu 250 km olup, 3 km civarında bir mesafesi turizme açık durumdadır. Madenin içinde 50 kat merdiven inip, tamamen tuzdan yapılmış yollarda, galerilerden, eski zaman kullanılan araçların olduğu odalardan, küçük göletlerden ve şapellerden geçeceksiniz.

En ilginç noktalardan bir tanesi de Dünyanın en büyük yeraltı kilisesi buradadır. 3 Madencinin mesai sonrası uğraşlarıyla 17 yılda yapılabilen ve de tamamen tuzdan oluşan bu devasa yapı takdiri hak ediyor. Maden şehrin 20 km kadar uzağında. Turla gezmenizi özellikle tavsiye ediyorum. Kişi başı 70 TL gibi bir ücret ile, sizi otelinizden alıp, 4 saatlik bir gezi sonrası tekrar otelinize bırakıyorlar.

 Ve son olarak Prens Czartoryskis Müzesi. Da Vinci'nin “Lady with an Ermine” adlı eserine ev sahipliği yapan ve görülmesi greeken müze.

Aslında görülecek ve yapılacak birçok şey daha var ama 3 gün için benden bu kadar.

Sonuç: KRAKOW=BUDAPEŞTE>PRAG :))

17 Nisan 2010 Cumartesi

Gezi Yazıları 2: Barcelona gezi günlüğü

Evet yine yollardayız gecenin bir yarısında… Ekip değişmiş ancak aynı ruh ve aynı heyecenla yelkenler fora Barcelona…
Bu kez Lüksemburg'tan "shuttle bus" ile Frankfurt Hann havaalanına, ordan en sevdiğimiz havayolu şirketi Ryanair marifetiyle Girona havaalanına ve yine "shuttle bus" ile Barcelona’ya… Toplamda 8 saat civarında bir yolculuk sonrasında Barcelona'nın güneşli havasını içimize solumaya hazırız…
Barcelonaya gidiş amacınız gezmek-görmek ise, merkezde bir yerde, herhangi bir hostelde kalıp parayı başka şeylere harcamanızı şiddetle tavsiye ederim çünkü otel fiyatları ile hostel odaları arasında ciddi farklar var. Barcelonaya gitmek isteyenlerin, Ryanair ile uçmaları ve hostelde kalmaları şartıyla 4 günlük bir geziyi 200-250 Euro’ya maledebileceklerini de söylemekte fayda var. Diğer yandan, Barcelonaya gitmeye karar vermişseniz cüzdanınıza biraz fazlaca el atmanız gerekcektir. Sagrada Familia’da ödediğiniz müze giriş bedeli dışında harcadığınız herbir kuruşun karşılığını sonuna kadar alacağınızı garanti etmek mümkün.
Easter(Paskalya) tatilini değerlendirmek amacıyla ayak bastığımız Barcelona şehrinde yaşadığımız ilk şok, Türk populasyonunun inanılmaz derecede fazla olmasıydı. Daha sonra, Türkiye’den bu dönemde yoğun turlar olduğunu öğrenip biraz sakinleşiyoruz. Tabi, Türkçe konuşurken dikkatli olmanızda azami derecede fayda var :)) Türkiyeden 4 günlük Barcelona turlarının 750 TL civarında olduğunu da düşünürsek orta-üst gelir grupları için oldukça uygun bir seçim denilebilir.
Hostelden “bus turistic” kartını 4 Euro'ya alıp, müzeler dahil 10 Euronun üzerinde kar ettik ki bedava aldığımız güzel bir Barcelona haritası cabası… Ayrıca 5 hatlı Barcelona metrosunun her hattında geçerli olan 10’luk bir metro kartı (7 Euro civarı) almak oldukça mantıklı.
Artık şehirdeyiz ve kahvaltı sonrası soluğumuzu şehrin en büyük şantiyesi Sagrada Familia’da alıyoruz :)) İnşası 1882 yılında başlayan katedral…. ve ünlü Katalan mimar Gaudi'nin 1883 ylından sonra çalışmaları yönetmeye başlaması… 1926 yılında Gaudi'nin ölümü... O’nun planları ile devam eden çalışmaların günümüze kadar sürmesi… Uzun hikaye ancak 2026 yılında Gaudi'nin ölüm yıldönümünde onun anısına inşaat tamamlanacak diyenler var… Ancak itiraf etmeliyim ki Milano'da gördüğüm Duomo di Milano katedralinden sonra gördüğüm en güzel yapılardan birisi…


Fotoğraf için en uygun alan ise daha eski ve güzel görünen, müze çıkışının olduğu taraftır ve burada bulunan havuzun arkasından oldukça güzel gece fotoğraflar çekilebilir.
Gezinin ikinci önemli durağı Camp Nou… Metro ile kolayca erişimin yapılabileceği stadı dışarıdan görünce büyük bir hayal kırıklığı yaşarsınız… Özellikle Fenerbahçe Stadı’nın dışarıdan muhteşem bir görüntüsü varken Camp Nou’nun bu kadar sönük kalması tabiki şaşırtıyor insanı ancak stada girince gördüğünüz muhteşem manzara karşısında futbola dair tüm bildiklerinizi en yakın geri dönüşüm kutusuna gönderiyorsunuz.
Doğru bir zamanda Barcelonaya giderseniz, bizim gibi Barcelona’nın bir maçını izleme şansınız olacaktır ki bu durumda, 4 Euroya aldığınız “bus turistic” kartı yanınızda ise maç bileti için %5 civarı bir indirim alabilirsiniz. Bu indirim Real Madrid maçlarında geçerli değildir :))
Bu arada maça bilet alsanız da Müzeyi gezmeyi ihmal etmeyin. Eğer futbola biraz ilginiz varsa o sahaya ayak basmak, Laporta'nın koltuğuna kurulmak, soyunma odasında P. Guardiola’nın taktik verdiği tahtanın önünde poz vermek, basın odasını görmek, bir sezonda kazanılan 6 kupayı görmek ve "Barca Tarihi" gösterisini büyük ekranlarda izlemek ve o anları tekrar yaşamak... Evet artık resmi bir Barca taraftarı olmak için yüzde yüz hazırsınız ama tek eksiğiniz bir forma…. ve karşınızda muhteşem Barcastore :))



Antiparantez belirtmekte fayda var ki gişede bilet kuyruğunda iken Sayıştay’dan üç meslektaşımızla karşılaşıyoruz ve de dünyanın ne kadar küçük olduğunu bir kez daha deneysel olarak kavrıyor, mütemadiyen şaşırıyor ve mutlu oluyoruz.
Akşam yemeği için soluğu Las Ramblas’da yani şehrin en kalabalık, cıvıl cıvıl, sahile kadar uzanan, trafiğe kapalı ama eğlence sonuna kadar açık caddesinde alıyoruz. Metroda Ras Lamblas’ı piazza, piace, place vs olarak betimlemeye çalışırsanız fırça yiyebilirsiniz hazırlıklı olun :)) Ras Lamblas’ın havasını soluklayıp denizin gecenin ışıkları ile buluşması izleyerek yorgun düşüyoruz. Ancak bu yorgunluk bile Sagrada Familia’ya geri dönüp birkaç gece çekimi yapmamıza engel olmuyor…


İkinci güne Sagrada Familya'nın için gezmek hedefiyle başlamak mantıklı görünüyor. Bu noktada içeri girmek için 100 metrelik bir kuyruk görsek de kaybedeceğimiz zamana aldırmadan ve müze giriş ücret olan on küsür Euro’yu önemsemeden kuyruğa ekleniveriyoruz… İçeri girince “ayıp kardeşim insan en azından adam gibi bi kaç haç koyar yaa” ya da “bari şu kum ve çimetoları biraz toparlayın ayıptır” gibi abuk sabuk tepkiler veriyoruz. Arkadaşlarla birlikte müzeye verdiğimiz giriş bedelini sessizce TL’ye çevirip canımızı sıkıyoruz. Tam o anda en azından asansörle üst kısımlara çıkıp güzel bir Barcelona fotoğrafı çekelim diyoruz ki, asansör için ayrıyeten para ödemeniz gerektiğini ve en az 2 saatlik sıra olduğunu görünce “….…” diyerek müzeden dışarı çıkıyoruz. Hatta bir ara gidip, kuyruktakileri uyarma ihtiyacı hissetsek de boşver biz düştük onlar da düşsün diyoruz :))

Sagrada Familia, son tahlilde, dışarıdan gündüz ve gece muhteşem bir yapı olmasına karşın içeriden tam bi şantiye… Gidin, görün, tadını çıkarın ama asla içeri girmeyin.

Şimdi ise şehrin tarihi sokaklarını, Boğa güreşi arenasını, Katalunya Katedralini gezme zamanı… Ve de sahile doğru adımlayıp Büyük Akvaryumu gezip köpek balıkları ile birkaç poz çektirme olası faaliyetler… Özellikle göl ve dere kenarında yaşıyor ve balık olarak sadece sazan görmüşseniz oldukça etkileyici bir mekan…


Sahilde güzel balık yemekleri, mesela tuna şiş vs yenilebilir ancak asla Katalan ekmeği sipariş etmeyin. Çünkü altı dilim minyatür ama bildiğimiz normal ekmeğin üstüne domates suyu döküp faturaya 3 Euro civarı bir rakamı ekleyiveriyorlar. Bu arada masadaki arkadaşlarınızla genel minicik ekmekleri eşit paylaşım konusunda polemik yaşamamaya özen gösterin :)))


Katalunya katedrali civarında bir TeaShop buluyoruz ki yüzlerce çeşit çay bir arada… Ancak siyah çaylardan bir tanesinin kilosunun 100’dan fazla olduğunu görünce her ne kadar çay tiriyakisi olsam da ufak adımlarla mekandan çıkıyor ekibin ruhani liderini birkaç gram çay alırken yalnız bırakıyorum :))

Akşam saatleri yaklaşmakta ve Picasso müzesine gitmek için uygun bir vakit sanırım. Pavlo Ruiz Picasso demişken Meninas’a dair birkaç söz söylemek gerek. Picasso bu resme takıntılıdır ve de kübik bir yaklaşımla kendi resmini cizer… Meninas’ı farklı bakışla çizdiği bu resmi Google görsellerde aratırsanız göreceksiniz ki, abuk sabuk kareler vs’den ibaret olup anlaşılması oldukça güçtür :))

Velazquez'in cizdigi super "Meninas" tablosunda ise sunlar var: prenses ve nedimeleri, köpek, ressamın kendisi, aynada kral ve kraliçenin yansımaları ile en arkada onlara bakan bir adam, incik boncuk gibi şeyler var ve cizimler gayet güzel… yani adam gibi resim iste :))

İsletme bölümü hocası Muhan Soysal bir derste tepegöze önce Picasso'nun resmini sonra da Velazquez'in Meninas resmini koyar. Birinciden bisey anlamayan öğrencilerin jetonu ikinci resmi tepegozde görünce duser :)) İkinci resmi görünce Picasso'nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Meninas'ın tablosuna gönderme olarak yapılmış olduğunu fark eder tüm sınıf.
Ve Muhan Soysal unutulmayacak o dersi verir:
‘Hayatta hiçbirşey Meninas resmi kadar belirgin ve net değildir. İş hayatı gerçekleri size Picasso’nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir.
Picasso’nun resmine bakıp, Meninas’ı görebilenleriniz Başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek.”
Bu arada daha önce postmodern literatürden okuduğum bir kitabın arka kapağında bir resimden bahsedildiğini ve bu resim çerçevesinde entellektüellik ve söylem üzerine Foucault tarafından yapılan muhteşem bir analizi hatırlıyorum şimdi. Yapılan analiz resmin içinde ressamın da çizilmiş olması üzerine. Ancak bu resmin Las Meninas olduğunu çoktan unutmuşum malesef. Hemen Foucault'un analizine bir paragraf açalım:

Foucault’ya göre entelektüel; söylemin esiri olmadan, ancak söylemin etkilerini gözlemleyemeyecek kadar da uzaklaşmadan toplumu izlemeli ve çeşitli güç ilişkilerini açığa çıkarmalıdır. Velazquez’in kraliyet ailesinin tablosunu yapan ressam olarak kendini de resmettiği bu ünlü tabloda anlatılmak istenenin bireyin hem sosyal gerçekliğin yaratıcısı, hem de öznesi olduğu düşüncesinden hareket eden Foucault, bu sosyal gerçekliği çözümlemek için en uygun alanın söylemin ne içerisinde, ne dışarısında kalmak yani söylemin tam kıyısında, eşiğinde durmak olduğunu ifade etmiştir. Foucault’cu düşüncede söylem her yerdedir ve herkesi adeta esiri yapmıştır. Söylemi üretenlerin dahi onun dışında kalabilmesi mümkün değildir.
“Sanat sanat içindir” diyerek Picasso müzesinden ayrılıp, akşam saat yedide “Magic Fountain of Montjuic”e doğru hareketleniyoruz. Müzik ve ışık oyunları eşliğinde muhteşem bir su şovu… Onbinlerce kişini izlediği soluksuz geçen 2 saat sonunda huzura eriyoruz…


Daha sonra, Gaudi’nin tramway altında kalıp ölmeden önce bitirmeyi başardığı o evlerden bir kaçını görmeye gidiyor, görmekle yetinip otelimize dönüyoruz

İki günde yaşadıklarımız aslında Barcelona'nın güzel bir özeti… her köşe başında size öyle güzel süprizler hazırlıyor ki hayran olmamak elde değil.

Üçüncü günün sabahında artık nefesler tutulmuş durumda.. Artık maç günü…
Günü değerlendirmek için İspanyol Köyü denilen mekana gidiyoruz. İçeride İspanya'nın belirli yörelerinden değişik mimari tarzların ürünü evler, sanat ve sergi mekanları, muhteşem el sanatı ürünlerin yapım ve satış yerleri, flamenko dans gösterisi, tabiki restoranlar ve siesta için çayırlar çimenler mevcut.

En çok etkilendiğimiz yer ise cam ustalarının gözlerimizin önünde ürettikleri camlardan çiçek böcek boğa vs yapmasıydı gerçekten. El emeği ve göz nurunu her geçen gün maddi kaygılar karşısında zayıflayıp yokolması karşısında üzülmemek elde değil.

Diğer taraftan girdiğimiz dükkanların birinde 800 Euro civarında el yapımı satranç takımları dikkatimizi çekiyor. Bir tarafta Selahaddin Eyyubi’nin askerleri diğer tarafta ise Haçlıları simgeleyen diğer bir satranç takımı ise gerçekten olağanüstü.. Satıcının 120 Euroya kadar düşmesine karşın ekip olarak liderimizi bu takımı almaya ikna edemiyoruz :))


Öğle yemeğinde tapasların küçük tabakları simgelediği artık öğrendiğimiz için başka bir şey yemeye karar veriyor ve paella yiyoruz. Tavuklu, balıklı, etli ve sebzeli yapılabilen bir tür pilav ve de hatırı sayılır derecede lezzetli.

Akşam vakti yaklaşınca havayı yerinde solumak üzerek artık Camp Nou’ya doğru yol alıyoruz. Formalar üzerimizde. Messi’nin de gol attığı ve Barcelonanın 4-1 kazandığı maçta, İspanyolların pardon Katalanların :)) futbolu nasıl keyifli bir hale getirdiklerini görüyor ve gıpta ediyoruz. A Bilbao taraftarları ile Barca taraftarları, yani biz, yanyana oturup kavga etmeksizin medenice maçımızı izliyoruz. Maçın ardından Stad boşalsa da manzaranın güzelliği karşısında biraz daha beklemeyi yeğliyor ama sonuçta ayaklarımızı sürüye sürüye Stadı terkediyoruz. Maçı izleyen 70 bin kişinin dakikada bir gelen metro ile şehre taşındığını görünce, toplu taşımacılık konusunda hala öğrenecek çok şeyimiz olduğunu düşünüyoruz ve geceyi son bir defa Las Ramblas yaparak sonlandırıyoruz.


Dördüncü gün öğlen Gironaya gidiyoruz, şehrin merdivenli tarihi sokakları gerçekten çok etkileyici… Kesinllikle görülmeye değer… Yine de yağmurun azizliğine uğrayıp bir restoranda yemek yiyerek vakit geçirmeye karar veriyoruz. La pizza cujiente gibi bir şey yiyoruz. Küçük bir baltası olan özel bir tabakta servis eilen pizzavari bir yiyecek. Altı çok daha set olduğu için kendiniz parçalara ayırarak yiyorsunuz.

Artık dönüş vakti gelince Gironadan ayrılıp Girona havaalanına gidiyor ve bu güzel geziyi hoş anılarla, harika fotoğraflar ve tatlı bir yorgunlukla sonlandırıyoruz.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Gezi Yazıları 1: Roma gezi rehberi


Roma tek kelimeyle muhteşem bir şehir… Avrupa’nın ve belki de dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Kendisini süslü ve biraz da yapmacık tarzıyla pazarlamaya çalışan ve bunu da oldukça iyi başaran Parisin yanında, yıllanmış bir duru bir güzelliğe ve doğal bir çekiciliği sahip… Yani tam anlamıyla kaygısız bir şehir denilebilir…  Fransızlar “Seule Paris est digne de Rome; seule Rome est digne de Paris” yani “ancak Paris Roma’ya layıktır; ancak Roma Paris’e layıktır” diye Roma’yı özetler. Kardeş şehir olmalarına karşın, kız kardeş Paris ahalisinin ve de genelde Fransızların Roma’yı biraz kıskandığı düşüncesi ben çoktan kök salmış durumda.
Her köşeyi döndüğünüzde tarihin derinliklerinde getirip size sunacağı yapıları, ki bunu çekemeyen bazı  Avrupalı dostlar “mostly ruins” diye küçümsemektedir ama aslında görebilen için daha önemli mesajlar verir,  doğallığı ve bazen de tüm heybetiyle karşınıza dikiliverir ve binlerce yıllık bir medeniyetin canlı bir heykeli olduğunu hissettirir size.  Roma’da attığınız her adımda geçmişten geleceğe uzanan bir büyük medeniyetin ayak izlerini görürsünüz. 

Rönesansın izleri, tabiri caizse Röneransın başkenti olan Floransa’ya ( Firenze) nazire yaparcasına Roma şehrinin ruhunda kendine önemli bir yer bulur. Bir de tabi ki Vatikan ki St. Peter's Basilica’sına girdiğiniz zaman o görsel şölen karşısında hayretten ağzınız açık kalacaktır. Kimileri için dini herhangi bir hissiyet oluşturmayan bu yapının Hıristiyanlar için ne kadar önemli olduğunu çevrenizdeki insanlara bakınca hemen anlayıverirsiz. 
Almanya, Lüksemburg veya Hollanda civarında yaşıyorsanız eğer kesinlikle gitmemeniz gereken bir şehir. Çünkü o tarihsel dokuyu, muhteşemliği ve tabiki iklim şartlarını gördükten sonra geri döndüğünüzde kendinizden ve ülkenizden nefret edebilirsiniz. Ya da giderseniz kısa süre kalmanızda ve hemen geri dönmenizde fayda var ki gördükleriniz sadece bir rüya olduğunu düşünür ve kendi kendinizi avutabilirsiniz.
Romayı iki güne sığdırmaya çalışmak tam bir insanlık suçu ki bunu Romaya bizim gibi iki günlüğüne giderseniz dönüş yolculuğunda anlıyorsunuz ve de suçunuzu kabul edip beraber gittiğiniz şahsı muhteremle dönüş yolculuğunda konuşmamanızı tavsiye ederim.  Romadan alınacak ilk ders en az üç tam gün ayrılması gereken bir şehir olduğudur.
Lüksemburgtan arabayla gecenin köründeFrankfurt Hann’a ve ordan İrlanda şirketi RyanAir ile Romaya ve de Campioni Havaalanından Shuttle Bus’ı alıp şehir merkezine kadar uzandı kısa yolculuğumuz…  Bu arada uçağın pilotunun “eğer suyu dökerseniz panik yapmayın” gibi sözlerle şebeklik yapıp sizi güldürmeye çalışması veya “now keep your money ready to pay for our delicious foods and drinks” diyerek seyyar satıcı havasında pazarlama yapması ya da shuttle bus’a binince “abi hemen kalkıyoruz” denildikten sonra 30 dakika otobüsün dolmasının beklemesi gibi vakalara rastladığınızda bir Türk olarak “memlekete mi gidiyorum lan” demekten kendinizi alamayabilirsiniz … Hele bir de çaktırmadan uyanıklık yapıp sıranızı kapmaya çalışan bir embesili gördüğünüzde sanki “Birader ateş var mı?” diyecekmiş zannediyorsunuz. Ama Termini istasyonun arkasında yan parkedilmiş bir araba görünce bizim daha iyi araba kullanan bir millet olduğumuzu hatırlayıp farklı bir ülkede olduğunuza kanaat getirirsiniz.
Termini akşamları şehrin en tehliki yeridir denir ancak her ne kadar serseri üç beş tip görsek de herhangi bir tehlike atlatmadık ancak uyarıları dikkate alarak çantamızı önümüzde cüzdanımızı iç ceplerimizde taşıdık. Terminiye 250 metre mesafedeki olan ve booking.com’dan ayarladığımız otele ve uçak biletine kişi başı toplam 97,8 Euro vediğimizi ve otelde kahvaltının dahil olduğunu da ekleyerek gezinin ne kadar ucuza geldiğin altını çizmek isterim ki biz Türklerin en önemli hassasiyetlerinden birisidir.

Romaya gider gitmez yapacağınız iş koşarak Kolezyuma gitmektir ki en azından 4-5 saat bu civarda harcayabilirsiniz. Ancak bizim gibi sabahtan gidip Termini istasyonuna yakın bir mekanda konaklayacaksanız,  otele check in için saat 12:00’ı bekleyip bu arada da Piazza Della Repubblica ve  Michelangelo’nun mimarisinin bir eseri olan ve tarihi bir hamamın yanında bulunan Santa Maria Kilisesini ve yine Kolezyuma gidiş yolu üzerindeki Santa Maria Maggiore Basilikasını görmeniz zamandan tasarruf anlamına gelecektir.
Fotoğraf çekmeyi sevenler için en iyi yerler,  kolezyumun batısındaki  “Arch of Constantine” nin yanı  ve bir de kuzey batısında  Victor Emmanuel  anıtına giden yoldur.  Yönlerle aram pek yoktur ya neyse… En iyi zamanlar ise ikindi vakti ve tabi gecedir.  Ancak Victor Emmanuel  anıtına giden yolun aydınlatması aşırı fazla ve beyaz renk olduğu için bu yolda iyi gece fotosu çekmek pek mümkün değildir. O sebeble sol taraftaki merdivenlerden çıkılarak kolezyunum güzel fotoğrafları çekilebilir. Hatta üç ayağa da ihtiyacınız olmayacaktır. Ayrıca kiliselerdeki girişte bulunan sadaka sandıkları da üç ayak işlevi görmekte oldukça başarılıdır doğrusu… 

Tabi Pariste Eyfelin karşısında 1 Euroya teneke Eyfel hediyecikleri satanların yerini burada özellikle profesyonel fotoğraf makinaları için üç ayak satan hintli ve zencilerin aldığını göreceksiniz.  
Seyyar satıcı demişken de aynı Türkiyedeki gibi pazarlık etmekte azami fayda vardır… Normal  şartlarda pazarlık yapmak isterseniz Avrupanın bir çok yerinde suratınıza mal mal bakacaklardır çünkü pazarlık herifçioğullarının kitabında yoktur İtalya müstesna.  Beraber gezdiğim kardeşimi deşifre etmek gibi olmasın ama 35 Euroluk hediyeyi 10 Euroya kapatmıştır kendisi.
Birinci gün için Victor Emmanuel  anıtı (Piazza Venezia), Pantheon, Trevi Çeşmesi, Piazza Novano görülecek ve bolca foto çekilecek mekanlardır. İlk gün bu sayılan mekanları gezmek de fayda vardır çünkü ikinci gün Vatikanda fazlasıyla vakit harcanacaktır. Piazza Novano meydanındaki ünlü ristorante’lerde güzel bir akşam yemeğinin iyi bir fikir olma ihtimali, cebinizdeki parayla orantılıdır ancak asla Paris’tekiler kadar pahalı olmayacaktır. 

Tabii Trevini çeşmesinden biraz bahsetmek gerek. Aşk çeşmesidir kendisi. Turistler arkalarını dönüp bozuk paralarını havuza atar ve böylece rivayete göre Romaya tekrar gelmeyi garanti altına alırlar. Işıklandırması muhteşem olup sudaki yansımalarla beraber çok tatlı gece fotoğrafları çekilebilir.
Bu arada lütfen ama lütfen fındık kadar küçük  kompakt kameralarla gece fotosu çekmeye çalışmayın çünkü profesyonel bir kameradan çıkan fotoları görünce kendi makinanızı aşağılar ve horlarsınız ve de insanlığa olan sevginizde gözle görülür derecede azalma olur.  Ben aynısını Pariste yaşamıştım epey süre kendime gelememiştir.
 İkinci güne Vatikandan, dünyanın en küçük ülkesinden, başlamalı ve de sabahın erken saatlerinde Piazza San Pietro’ya ulaşmalı. Nedeni  hem 3-5 saat orada geçirecek olmanız hem de öğleye kadar güneşi arkanıza alarak güzel fotoğraflar çekme ihtimali. Piazza San Pietro’da fotoğraf çektiren rahibeler görürseniz şaşırmayın hepimiz insanız sonuçta rahibe de olsak vaize de… Belki onlar facebook için profil fotosu yapmayacaklardır kim bilir.

San Pietro Kilisesinin içindeki o muhteşen sanatı gördüğümde ilk düşündüğüm şey “ulan bu adamlar dikkatleri dağılmadan nasıl burda ibadet edebiliyorlar” idi. Gerçekten öylesine iyi bir işçilik var ki insan hayretler içinde kalıyor. Günah çıkaracağım dersenin en uç bölüme kadar girme şansınız  olabilir ki şiddetle tavsiye ederim. Tabi bu arada Müzeye girip Vatikanın haçını görüp çaktırmadan bir fotoğraf çekilebilir…  ne var ki ben kurallara uyan üslubumu bozamadım çoğu zaman…  Yine bu güzel geziyi paylaştığım sevgili kardeşimin kural tanımaz kimliğinin altını bir kez daha çizmeliyim….

Vatikanın en geniş açılı fotolarını çekmek için nehre doğru yürüyüp National Museum of Castel Sant'Angelo’ya çıkmak gerekir. Tabi kalenin girişinin bir bedeli vardır ve gişe görevlisinin bozuk para kalmadı arkadaşlar yoksa size bilet veremeyeceğiz diyebileceğini hesap ederek bozuk para hazırlamak gerekebilir. Ayrıca kalenin içindeki müzeyi  eğer iyi bir müzeseverseniz gezebilirsiz ve antik bir örgüde çocuk emziren kurt figürünü görünce hemen Türk destanlarını hatırlarsınız.
Efsaneye göre,  Romus ile Romulus adlı ikizler amcaları olan kral tarafından  “bunlar büyür benim tahtımı elimden alır” korkusuyla bir sandığa kapatılıp nehre attırılırlar ve derken bunlar kıyıya vurur ve işgüzar bir dişi kurt (belki de kısırdı çocuğu olmuyordu ya da çocukları biraz büyütüp yemeye karar vermişti) bunları bulur, emzirir, büyütür ve derken bunlar okullu olur sınıfları doldurur… En sonunda da Kral Amilusu öldürüp dişi kurtun kendilerini bulduğu yerde Roma yı kurmaya karar verirler.
 Castel Sant'Angelo’dan sonra nehrin karşı tarafına geçerek yürüme mesafesinde olan Piazza del Popolo ve ordan da Piazza di Spagna’ya  mutlaka gidin ve Piazza di Spagna’daki kafelerin birinde mutlaka Roma dondurmasının tadına bakın. 

Tabi vaktiniz  hala var ve ayaklarınız 3 numara büyümemişse şanslısınız. Bu noktada nehri takip ederek gün batımı için güzel fotoğraflar çekme şansınız ve geziyi Campo dei Fiori  meydanında bir yemek yada kahve ile bitirme şansınız var.
Otel ya da havaalanından alacağınız haritadaki yerler için genel bir planlama yapıp harita elinizde geziyi tamamlayabilirsiniz ancak bu durumda da yankesiciler için açık hedefe dönüştüğünüzü unutmayın. Ayrıca haritada San Carlo alle Quattro Fontane’ni göreceksiniz ve bilmeniz gerek şey oraya gitmemeniz. Yoğun trafiğin olduğu dörtyoldaki şekilsiz 4 sebil işte. Zaman kaybı olacağı açıktır.
Tabi benim gibi stadyumsever bir insansanız Roma Olimpiyat stadına 2 günlük bir gezide zaman ayırmak tarihe ve şehre saygısızlık olabilir ve bir de İtalyanların daha para karşılığı stadyum gezdirmeyi keşfedemediklerini söylemek isterim.  Milano (Sansiro) ve Floransa (Stadio Artemio Franchi) daki hayalkırıklıklarım hala hafızamda.
 Sonuçta dönüş vakti gelmiştir ki unutmamanız gereken şey Terminiden en son 20:00 ve 21:30 da Championi Havaalanına Shuttle Bus’lar var ve italyanların çok da dakik olmadığını yine hesaba katmanızda azami yarar vardır.